BİLDİĞİMİZİ SANDIĞIMIZ

 

“Aslında bildiğim şeyler…”

“Yeni duyduğum ve farkında olmadığım şeyler değil…”

derken hafif alaycı bir yüz ifadesi takındı. 10 dakika önce bir arkadaş ortamında sohbet ederken Onur’un anlattıkları için söylüyordu bunları. Yani çok da farklı şeyler değildi anlatılanlar ona göre. Ne vardı sanki bunu bilmeyecek, tabii ki hayatta mükemmellik yoktu. Ama Onur bunu uzun uzun, farklı farklı örnekler vererek anlatmıştı. Hatta örnekleri o kadar hayatın içindendi ki, aile ortamında, iş hayatında, ticaretimizde, öğretim hayatımızda her daim karşılaştığımız durumlardı. Ancak bilmekle, duyduktan sonra biliyormuş düşüncesine kapılmak arasında dağlar kadar fark vardı.

Hayatta mükemmellik yok işte, bunu bilmek için âlim olmaya gerek yok” diye söylene söylene eve ulaştı.

Zile bastı, beklerken kapının önündeki paspasa, ayakkabı dolabına ve hatta kapıdaki “hoş geldiniz” yazısına baktı. En ufak ayrıntıya kadar düşünmüşlerdi. “Çok yorulduk ama harika oldu” diye söylenirken kapı açıldı.

-       Ne konuşuyorsun canım kendi kendine?

-       Harika oldu diyorum.

-       Ne harika oldu?

-       Evimiz canım. Çok güzel oldu diyorum.

-       Bence de. Ama olacak o kadar. Neredeyse 10 aydır bununla uğraşıyoruz. Gitmediğimiz mobilyacı, beyaz eşyacı, dekorasyoncu kalmadı.

-       Kalmadı tabi. Bir de her birine en az 10-15 defa gittiğimizi de düşünürsen. Sabahlara kadar bilgisayar başında ev tasarımı araştırmalar. Ama bak sonuçta içimize sindi. Harika oldu.

-       Aynen canım. Harika bile az bence, mükemmel oldu.

ve salona girdiler. Neredeyse halılara basmaya kıyamıyorlardı. Yüzlerindeki gurur ve başarı mimiğiyle biri bir koltuğa diğeri karşıdakine dikkatlice oturdu. Öylece salona bakıyorlardı. Derken gözleri duvara takıldı. Sonra birbirlerine baktılar.

-       Şuraya bir tablo assak asıl o zaman mükemmel olacak.

-       Bence de...

Bi ara gülmeye başladılar. “Biz bu işin duayeni olduk galiba..”

Ertesi gün elinde bir paketle kapıda belirdi ve zile bastı. Eşi kapıyı açtığında paketi görmesiyle boynuna sarılması bir oldu.

-       Beğendiğimiz tabloyu aldın değil mi?

-       Evet ya, eksik mi kalsaydı?

Özenle astılar tabloyu ve yine koltuklarına oturarak gururla baktılar.  

Artık misafir kabul etme zamanı gelmişti. İlk başta en sevdikleri, nikahta şahitleri olan arkadaşlarını davet ettiler. Aslında üniversite arkadaşları idiler ama onlardan önce evlenmişlerdi. 3 yaşında tatlı mı tatlı ama bir o kadar da afacan, yerinde duramayan bir çocukları vardı. “Ne iyi ettiniz de geldiniz”le başlayan ev sahipliği, “Olsun canım, nolacak, yıkamaya veririz”e döndü çocuk halıya meyve suyu döktüğünde. Perdeye asılıp kornişi yerinden çıkarması ve perdenin aşağı inmesi ise soğuk duş etkisi oluşturmuştu. Misafirleri mahcup ve üzgün ayrılırken onlar suskundu. Ve yine salona geçip, koltuklarına oturup şöyle bir baktılar.

-        Ne hale geldi güzelim evim.

Eşinin gözlerinden yaşlar süzülürken, onun gözü son astığı tabloda, aklı ise o cümlede idi: 

“Hayatta mükemmellik yoktur”.

Bildiğini sanıyordu oysa. İlk söylendiğinde pek de sihirli gelmemişti ona. Sahi neden sihir arıyordu ki, hayatın içinden bir cümle idi; gerçek ve çok net.

 

4 Yorumlar

Teşekkürler

  1. Bilmekle şahit olmak, şahit olmakla yapmak arasındaki ayrımı çok güzel anlatmış. Teşekkürler.

    YanıtlaSil
  2. İnsan bazen bildiğini sanarak yanilabiliyor ...Gerçekleri görebilmek üzere..

    YanıtlaSil
  3. Bildiğimizi sanıyoruz gerçekten çoğu zaman..

    YanıtlaSil
  4. Evet aslında çokta duyarız ama anlamak istemeyiz ve herşey mükemmel olsun diye uğraşır dururuz

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Teşekkürler